|
Genel Hatlarıyla Amerikan Edebiyatı: 6. Bölüm
Modernizm ve Deneycilik
Çoğu tarihçi iki dünya savaşı arasındaki dönemi Amerika Birleşik Devletleri’nin “olgunlaşma dönemi” olarak nitelendirmektedir; oysa ABD’nin savaşa doğrudan katılımı oldukça kısa süreli olmuştur (1917-1918) ve Avrupalı ittifakları ile düşmanlarından çok daha az kayıp vermiştir. Dehşete düşmüş ve sonsuza dek değişmiş olan Amerikalı askerler anavatanlarına dönerler; ancak masumiyetlerini bir daha asla geri kazanamazlar. Amerika’nın kırsal kesiminden gelen Amerikalı askerlerin köklerine dönüşü de kolay olmayacaktır. Dünyayı gördükten sonra, bu askerlerin çoğu modern, kentli yaşama özlem duyacaktır.
Savaştan sonraki “büyük patlama”da iş dünyası canlanır ve başarılı olanlar en çılgın düşlerinin ötesinde bir refaha kavuşurlar. İlk kez çok sayıda Amerikalı yüksek eğitim için kaydolur; 19202li yıllarda yüksek öğrenim kayıtları iki katına çıkar. Orta sınıf maddi refaha kavuşur; Amerikalılar bu çağda dünyanın en yüksek ulusal ortalama gelirine sahip olmanın tadını çıkarırlar.
“Kükreyen Yirmili Yılların” Amerikalıları modern eğlencelere âşık olurlar. Çoğu insan haftada bir kere sinemaya gider. 1919 yılında Yasaklama’nın başlamasına rağmen – ABD Anayasasında yapılan 18. Değişiklik ile alkol satışları ülke çapında yasaklanmıştır – yasadışı barlar ve gece kulüpleri türer ve bu tür yerlerde caz müziği çalınır, kokteyller verilir, giyim ve dansta cesur biçimler denenir. Dans, sinema, otomobil gezileri ve radyo ülke çapında bir çılgınlık haline gelir. Özellikle Amerikalı kadınlar kendilerini özgürlüklerine kavuşmuş hissederler. Saçlarını kısa kestirip kısacık elbiseler giyerler; Anayasada yapılan ve 1920’de kabul edilen 19. Değişiklik ile oy kullanma hakkına sahip olurlar. Fikirlerini özgürce ifade edip toplumda görev alırlar.
Bu refaha rağmen, kültürel “sınırdaki” Batılı gençler entelektüel bir isyan içindedirler; bu vahşi savaşa ve bu savaştan sorumlu tuttukları eski kuşağa karşı öfkeli ve hayal kırıklığı içindedirler. Ne gariptir ki, Avrupa’daki savaş sonrası zor ekonomik koşullar F. Scott Fitzgerald, Ernest Hemingway, Gertrude Stein ve Ezra Pound gibi dolarları olan Amerikalı yazarların çok az parayla yurtdışında güzelce yaşamasını, savaş sonrası hayal kırıklığını ve başta Freud psikolojisi ile az da olsa Marksizm olmak üzere Avrupa’nın diğer entelektüel akımlarını özümsemelerini sağlamıştır.
Çok sayıda roman, özellikle Hemingway'in The Sun Also Rises (Güneş Gene Doğar) (1926) ve Fitzgerald'ın This Side of Paradise (Cennetin Bu Yakası) (1920) adlı eserleri, Amerikalı sürgün yazar Gertrude Stein’ın "kayıp nesil" olarak adlandırdığı savurganlık ve hayal kırıklığını dile getirir. T.S. Eliot'ın etkileyici ve uzun şiiri "The Waste Land’de (Çorak Ülke)" (1922), Batı uygarlığı, yağmura ihtiyaç duyan kasvetli bir çöl olarak sembolize edilir.
Modernizm
Avrupa’da ortaya çıkan büyük kültürel modernizm dalgası, 20. yüzyılın başlarında Amerika Birleşik Devletleri’ne kadar gelmiştir; modernizm, geçmişten keskin bir biçimde ayrılarak sanat aracılığı ile bir tür modern yaşam duygusunu ifade eder. 20. yüzyılın başlarında modern makineler nasıl günlük yaşamın hızını, atmosferini ve görünüşünü değiştirmiş ise, başarı dereceleri çeşitlilik gösteren çok sayıda sanatçı ve yazar da geleneksel sanat biçimlerini yeniden uyarlayarak yepyeni biçimler bulmaya çalışmışlardır; bu biçimler, insanların “makine çağı” diyecekleri şeyin estetik yankısı olacaktır.
 T.S. Eliot (Acme Photos İzniyle)
|
T.S. Eliot (1888-1965)
Thomas Stearns Eliot, Harvard, Sorbonne ve Oxford’da okumuş ve kendi kuşağından gelen bütün büyük Amerikan yazarlarından daha iyi bir eğitim almıştır. Sanskritçe öğrenmiş, Doğu felsefesi okumuştur ve bunlar şiirine yansımıştır. Tıpkı şair dostu Ezra Pound gibi Eliot da erken yaşta İngiltere’ye gitmiş ve bu ülkedeki edebiyat dünyasında giderek ünlenen bir edebiyat adamı olmuştur. Zamanının en saygın şairlerinden biri olan Eliot’ın modern, görünüşte mantıksız veya soyut, geleneklere karşı çıkan şiiri devrim etkisi yaratmıştır.
"The Love Song of J. Alfred Prufrock (J. Alfred Prufrock’ın Aşk Şarkısı)" (1915) şiirinde beceriksiz, yaşlı Prufrock kendi kendine "yaşamını kahve kaşıklarıyla ölçtüğünü" düşünür; kahve kaşıkları imgesi tek düze bir yaşamı ve boşa harcanmış bir ömrü simgeler. Eliot’ın “Prufrock” şiirinin ünlü başlangıcı okuru kentin bayağı arka sokaklarına davet eder; bu sokaklar tıpkı modern yaşam gibi hayatın sorularına hiçbir cevap vermez:
Haydi gidelim; sen ve ben, Akşam, masada yatan baygın bir hasta gibi Göğe karşı serildiğinde …
Aynı imgelemi “Çorak Arazi”de de (1922) görmek mümkündür; bu şiir, Londra’nın I. Dünya Savaşındaki kalabalık sokaklarıyla Dante’nin “Inferno”sunu çağrıştırır.
Bir kış günü tan ağarırken kahverengi sis içinde, Londra Köprüsü’ne bir kalabalık akın etti, çoktular Bilmezdim ölümün bu kadar çoğunu mahvettiğini … (I, 60-63)
 Robert Frost (©AP Images)
|
Robert Frost (1874-1963)
Robert Lee Frost California’da doğmuştur; ancak 10 yaşına kadar kuzeydoğuda bir çiftlikte yaşamıştır. Eliot ve Pound gibi Frost da İngiltere’deki yeni şiir akımlarından etkilenerek adaya gitti. Frost eski günlere duyulan özlem şeklinde New England’da (ABD’nin kuzeydoğusunun bir parçası) geleneksel çiftlik hayatı hakkında yazdı. Frost eserlerinde elma toplamak, taş duvarlar, çitler, kır yolları gibi evrensel konuları işler. Frost’un yaklaşımı kolay anlaşılır ve erişilebilir olmasına karşın, eserlerinin basit görünüşü aldatıcıdır. Çoğu şiiri daha derin bir anlam ifade eder. Söz gelimi, okuru nerdeyse hipnotize eden bir kafiye şemasıyla sessiz, karlı bir akşam üstüne yazılmış bir şiir, aslında ölümün pek de hoş karşılanmayan gelişini anlatmaktadır. “Stopping by Woods on a Snowy Evening (Karlı Bir Akşamüstü Ormanda Durmak)” (1923) şiirinden:
Bu orman kimin, biliyorum sanki. Kendisinin evi köyde gerçi; Görmeyecek burada durup dalların Karla kaplanışını seyrettiğimi.
Savaşlar arasındaki Amerikan nesiri bakış açısı ve biçim ile denenmiş olsa da, Amerikalılar Avrupalılara nazaran genelde daha gerçekçi yazmışlardır. Gerçeklikle yüzleşmenin önemi, 1920 ve 30’lu yıllarda baskın bir tema olmuştur: F. Scott Fitzgerald ve oyun yazarı Eugene O'Neill gibi yazarlar kof hayallerle yaşayan insanları bekleyen trajediyi eserlerinde tekrar tekrar dile getirmişlerdir.
 F. Scott Fitzgerald (Kongre Kütüphanesinin İzniyle)
|
F. Scott Fitzgerald (1896-1940)
Francis Scott Key Fitzgerald'ın hayatı bir peri masalını andırır. I. Dünya Savaşı sırasında Fitzgerald ABD Ordusuna katılmış ve görevli olduğu Alabama eyaletine bağlı Montgomery yakınlarında yaşayan Zelda Sayre isimli zengin ve güzel bir kıza âşık olmuştur. Savaşın sonunda görevinden ayrıldıktan sonra edebiyatta talihini denemek için New York’a gitmiştir; böylece sevdiği kızla evlenebilecektir.
İlk romanı This Side of Paradise (Cennetin Bu Yakası) (1920), en çok satan kitaplar arasına girmiş ve Fitzgerald 24 yaşında evlenmiştir. Ne var ki ne Fitzgerald ne de eşi başarı ve ünün stresine dayanabilir; paralarını çarçur ederler. İdareli yaşamak için 1924 yılında Fransa’ya giderler ve yedi yıl sonra geri dönerler. Zelda zihinsel açıdan dengesizleşir ve akıl hastanesine yatırılır; Fitzgerald ise alkolik olur ve genç yaşta film senaristi olarak ölür.
Fitzgerald Amerikan edebiyatındaki sağlam yerini öncelikle The Great Gatsby (Muhteşem Gatsby) (1925) adlı hikâyesine borçludur; Muhteşem Gatsby, kendi kendini yaratan adama ilişkin Amerikan rüyası ışığında ekonomiyi anlatarak yazılmış zekice yazılmış bir hikâyedir. Baş kahraman gizemli Jay Gatsby, kişisel doyum ve aşk açısından başarının yıkıcı bedelini öğrenir. Fitzgerald 1920’lerdeki ışıltılı ama umutsuz yaşamı bütün yazarlardan daha iyi anlatmıştır.
 Ernest Hemingway (Pix Publishing, Inc. İzniyle)
|
Ernest Hemingway (1899-1961) Çok az sayıda yazar Ernest Hemingway’inki gibi renkli bir yaşam sürmüştür; ki kendi hayatı en az karakterlerininki kadar macera doludur. Fitzgerald, Dreiser ve 20. yüzyılın diğer bütün iyi romancıları gibi Hemingway de Orta Batılıydı. I. Dünya Savaşı sırasında Fransa’da gönüllü olarak ambulans sürücülüğüne başladı; ancak yaralandı ve altı aylığına hastaneye kaldırıldı. Savaştan sonra, Paris’te bulunan bir savaş muhabiri olarak sürgün Amerikalı yazarlar Sherwood Anderson, Ezra Pound, F. Scott Fitzgerald ve Gertrude Stein ile tanıştı. Özellikle Stein Hemingway’in yalın üslûbu üstünde etkili oldu.
The Sun Also Rises (Güneş Gene Doğar) (1926) romanı yazarına ün kazandırdıktan sonra, Hemingway gazeteci olarak çalışmaya devam etti; İspanya Sivil Savaşını, II. Dünya Savaşını ve 1940’lı yıllarda Çin’de süren çatışmaları haber yaptı.. Afrika’da katıldığı bir safaride küçük uçağı yere çakılınca yaralandı; ancak avcılığa ve balıkçılığa devam etti; bu etkinlikler Hemingway'in en iyi eserlerinden bazıları için esin kaynağı olmuştur. Şiirsel bir dille yazılmış kısa bir roman olan The Old Man and the Sea (Yaşlı Adam ve Deniz) (1952), yoksul ve yaşlı bir balıkçı ile balıkçının açık denizde yakaladığı büyük balığın köpek balıklarına yem olmasını anlatır; roman 1953 yılında yazara Pulitzer Ödülünü kazandırmıştır; Hemingway bir yıl sonra Nobel Ödülü almıştır. Sorunlu bir aileden gelmesi, hastalığı ve yazma yeteneğini kaybettiğine değgin inancı dolayısıyla cesareti kırılan Hemingway 1961 yılında tabanca ile intihar etmiştir. Hemingway tartışmasız en çok tanınan Amerikan romancıdır. Konularını genellikle apolitik ve hümanist bir yaklaşımla ele alır ve bu bakımdan evrensel bir yazardır.
Fitzgerald gibi Hemingway de kendi kuşağının sözcüsü olmuştur. Ancak Hemingway, I. Dünya Savaşında savaşmayan Fitzgerald’ın aksine, kuşağının ölümcül cazibesini göstermek yerine savaşı, ölümü ve hayatta kalan şüpheci “kayıp nesil”i yazmıştır. Hemingway’in karakterleri hayallerde yaşayan insanlar değil; kaba boğa güreşçileri ve atletlerdir. Entelektüel karakterleri ise derinden yaralı ve hayal kırıklığına uğramış kimselerdir. Hemingway’in gereksiz kelimelerden arınmış sade dili, eserlerindeki imzasıdır. Hemingway olayları olduğundan daha az ciddi gösterme yöntemine sıklıkla başvurur: A Farewell to Arms (Silahlara Veda) (1929) adlı kitapta kadın kahraman doğum yaparken hayatını kaybeder, ölürken şöyle der: "Hiç korkmuyorum.. Bu sadece kötü bir oyun.” Hemingway yazma tarzını buzdağına benzetmiştir: "Suyun altındaki görünmeyen kısım, suyun üstündeki görünen kısımdan çok daha fazladır."
 William Faulkner (©AP Images)
|
William Faulkner (1897-1962)
Köklü bir güneyli aileden gelen William Harrison Faulkner Oxford, Mississippi’de büyümüş ve hayatının büyük kısmını burada geçirmiştir. Faulkner bu toprakların ve ve bu topraklarda yaşayan halkların tarihini yeniden yazar. Yenilikçi bir yazar olan Faulkner, kronolojik anlatıcı, farklı bakış açıları ve sesler (derbederler, çocuklar ve ümmiler gibi) ve oldukça uzun cümlelerle dokunmuş zengin ve çok süslü iddialı üslûbuyla çok farklı tarzlar denemiş ve başarılı olmuştur.
The Sound and the Fury (Ses ve Öfke) (1929) ile As I Lay Dying (Döşeğimde Ölürken) (1930) Faulkner’ın en iyi romanları arasındadır; bu romanlarda bir aile bireyini kaybetme endişesi altındaki güneyli ailelerin iç dünyalarını yansıtmak için bakış açısı ve sesi dener.. Beyaz bir kadın ile zenci bir erkek arasındaki karmaşık ve şiddet dolu ilişkiyi ele alan Light in August (Ağustos Işığı) (1932) ile kendi kendini yetiştiren bir çiftlik sahibi ve adamın trajik sonunu anlatan Absalom, Absalom! (Abşalom, Abşalom!) (1936) yazarın belki de en güzel romanlarındandır.
20. yüzyıl Amerikan Tiyatrosu
Amerikan Tiyatrosu 20. yüzyıla kadar İngiliz ve Avrupa tiyatrolarını taklit etmiştir. 20. yüzyıla gelinceye dek önemli Amerikan oyunlarında estetik yenilik çabası görülmemiştir.
 Eugene O'Neill (©AP Images)
|
Eugene O'Neill (1888-1953)
Eugene O'Neill Amerikan tiyatrosunun önemli şahsiyetlerinden biridir. Çok sayıda oyunu, büyük bir teknik özgünlük ile farklı bir bakış açısını, farklı bir esintiyi duygusal derinlikle birleştirir. O'Neill'in ilk oyunları işçi sınıfı ile yoksulların yaşamlarını ele alır. O’Neill sonraki eserlerinde daha öznel alanlara yönelerek Freud okuduğunun ve ölü annesi, babası ve kardeşiyle yüzleşmek için duyduğu öfkeli isteği yansıtmıştır.
Desire Under the Elms (Karaağaçlar Altında) (1924) adlı oyunu, tek bir aile içinde gizli kalmış tutkuları açığa çıkarır.. Daha sonraki oyunlarının arasında başyapıt oldukları kabul edilen The Iceman Cometh (1946) ile Long Day's Journey Into Night (1956) bulunur; The Iceman Cometh ölüm teması üzerine yazılmış yalın birdille, olduğu gibi, bütün çirkinliğiyle yazmış bir eserdir. Long Day’s Journey Into Night ise, O’Neill’in drama şeklinde yazdığı, güçlü ve uzun bir otobiyografidir; bu oyunda kendi ailesi ve aile bireylerinin bir gece içinde fiziksel ve psikolojik çöküşlerini ele alır.
İleri>>> 7. Bölüm Bireyin Doğuşu
|