ABD Dış İşleri Bakanlığı - Yayınlar
jump over navigation bar
 
 
  
USINFO > Yayınlar
İÇİNDEKİLER
Giriş
Bölüm
Amerika’nın İlk Dönemi ve Kolonileşme Dönemi
2. Bölüm
Demokratik Kökenler ve Devrim Sonrası Yazarları
3. Bölüm
Romantik Dönem, Deneme Yazarları ve Şairler
4. Bölüm
Romantik Dönem, Kurgu
5. Bölüm
Gerçekçilik Akımının Doğuşu
6. Bölüm
Modernizm ve Deneycilik
7. Bölüm
Bireyin Doğuşu
Bölüm 1 | Bölüm 2
ÖZEL VİDEOLAR
ses ikonuSes Klibi
 
 
ara çubuğu
Genel Hatlarıyla Amerikan Edebiyatı

Genel Hatlarıyla Amerikan Edebiyatı: 7. Bölüm

Bireyin Doğuşu

1930’lu yıllarda yaşanan Büyük Bunalım Amerikan ekonomisini ciddi biçimde etkiledi. İkinci Dünya Savaşı ise çöken ekonomiyi yeniden canlandırdı. Amerika Birleşik Devletleri dünyada önemli bir güç oldu; II. Dünya Savaşı Sonrası Amerikanlar dünyada eşi benzeri olmayan kişisel refah ve bireysel özgürlüğün tadını çıkardılar.

II. Dünya Savaşından sonra bütün Amerika’da yüksek öğrenim görenlerin sayısının artması ve televizyonun yayılması sıradan insanların bilgiyi kendi başlarına elde edip daha sofistike olmalarına olanak tanıdı. Tüketiciye sunulan sonsuz kolaylıklar ve geniş, çekici kent evleriyle orta sınıf daha başına buyruk oldu. Freud psikolojisinin hemen hemen her yere yayılan teorileri, bireyin zihninin kökenlerinin ve öneminin ciddiyetini vurguluyordu. Doğum kontrol “hapı” kadınları tutsağı oldukları katı biyolojik normlardan kurtardı. İnsanlık tarihinde ilk kez, çok sayıda sıradan insan son derece tatmin edici bir yaşam sürebiliyor ve kişisel değeri olduğunu ileri sürebiliyordu.

Geniş kitlelere yayılan bireyciliğin doğuşu ile 1960’larda filizlenen sivil haklar ve savaş karşıtı eylemler daha önce sesleri bastırılan grupları güçlendirdi. Yazarlar şahsi deneyimlerinin yanı sıra iç dünyalarının en derin köşelerini okurlara açtılar; şahsi deneyimin önemi ise bu deneyimin bağlı olduğu grubun önemini ima ediyordu. Homoseksüeller, feministler ve diğer marjinal sesler kendi hikâyelerini anlattılar. Yahudi-Amerikan ve siyah Amerikalı yazarlar, çeşitlilik gösteren Amerikan rüyaları veya kâbuslarını anlatırken geniş bir dinleyici kitlesi buldular. John Cheever ve John Updike gibi Protestan bir geçmişten gelen yazarlar, savaş sonrası kültürünün kendilerininki hayatlar üstünde yarattığı etkiyi tartışlar. Bazı modern ve çağdaş yazarlar ise hâlâ gerçekçilik gibi daha eski geleneklere bağlı kalmakta ısrar ediyordu. Kimi yazarlar kendilerini klasisizm yanlısı gösterirken diğerleri deneyci olarak tanıtıyor; kimisi biçim konusunda kitle kültürünün eskilerinden etkilenirken diğerleri varoluşçuluk veya sosyalizm gibi felsefeleri tercih ediyordu. Çok sayıda yazarı ise yalnızca etnik kökenlerine veya mensup oldukları dine göre sınıflandırmak daha kolaydı. Ne var ki, modern yazarlar farklılıklarına karşın bir ortak noktada birleşiyorlardı: Hepsi de bireysel kimliğin değerini savunuyordu.

Sylvia Plath
Sylvia Plath (©AP Images)

Sylvia Plath (1932-1963)

Sylvia Plath görünüşte herkesin imreneceği bir yaşam sürdü; burslu olarak Smith College’da okudu, buradan sınıf birincisi olarak mezun oldu İngiltere’deki Cambridge Üniversitesinde okumasını sağlayan Fulbright bursunu kazandı. Burada ileride hayatını birleştireceği karizmatik şair Ted Hughes ile tanıştı; iki çocukları oldu ve İngiltere’de bir kır evine yerleştiler.

Bu peri masallarında rastlanacak başarının altında ise çözümsüz psikolojik sorunlar vardı; Plath’in The Bell Jar (Sırça Fanus) (1963) adlı romanında bu sorunlar yüzeye çıkar. Bu sorunların bir kısmı kişiseldir; diğerleri ise Plath’in 1950’li yıllarda kadınlara karşı takınılan bastırmaya yönelik tutumlara duyduğu öfkeden kaynaklanmaktadır. Çoğu kadının kendisinin de katıldığı bu inançların bazıları, kadınların öfkelerini yansıtmaması veya hırslı bir şekilde kariyer peşinde koşmaması, bunun yerine mutluluğu ve doyumu kocalarına ve çocuklarına zaman ayırmakta bulmaları gerektiğine değgin görüşlerdi. Plath gibi mesleki açıdan başarılı olmuş kadınlar kendilerini ikilem içinde buluyorlardı. Plath’in roman gibi hayatı eşinden ayrılıp çok şiddetli geçen bir kış boyunca Londra’da bir dairede küçük çocuklarına bakmak zorunda kalmasıyla yıkıldı. Hasta, yalnız ve umutsuz olan Plath, mutfağında hava gazını soluyarak intihar etmeden önce bir dizi çarpıcı şiir yazmak için zamana karşı yarıştı. Bu şiirler Plath’in ölümünden iki yıl sonra Ariel (1965) adlı derlemede toplandı. Kitabın özsözünü yazan şair Robert Lowell, Plath’in 1958 yılında Lowell’ın şiir derslerine gelmesinden sonra şiirinin hızla ilerleme kaydetmesine dikkat çekmiştir.

Plath’in ilk şiirleri incelikle işlenmiş, geleneksel şiirlerdir; ancak son şiirlerinde çaresiz bir yetenek gösterisi ile acı dolu bir feminist feryat göze çarpar. "The Applicant (Aday)" (1966)’da Plath kadının hali hazırdaki görevinin ne kadar boş olduğunu anlatır (kadın, “it” (İngilizcede cansız nesneler ve hayvanlar için kullanılan kişi zamiri) ile cansız bir nesneye dönüştürülür):

A living doll, everywhere you look.
It can sew, it can cook.
It can talk, talk, talk. (Nereye baksan canlı bir bez bebek; örgü örer, yemek pişirir; konuşabilir, konuşabilir, konuşabilir.)

Allen Ginsberg
Allen Ginsberg
(©The Bettmann Archive)

Allen Ginsberg (1926-1997)

1950’li yıllarda sahneye “Beat şairleri” çıktı. “Beat” kelimesi, müzikal anlamda cazda olduğu gibi kasvet verici vuruşları, meleksi bir güzelliği (beatitude) veya kutsanmışlığı ya da yorgun veya dayak yemiş anlamına gelen “beat up” ifadesini çağrıştırır. Beat’ler (beatnik’ler) cazdan, Doğu dinlerinden ve aylak yaşamdan ilham almışlardır. Bütün bunlar Jack Kerouac’ın ünlü romanı On the Road (Yolda) anlatılmış, kitap l957’de yayınlandığında sansasyon yaratmıştır. 1947 yılında ülkeyi bir uçtan diğerine kadar dolaşmak için çıkılmış bir araba yolculuğunun dökümü olan roman, Kerouac’ın deyimiyle bu “doğaçlama beat nesri”, dolu dolu geçen üç hafta içinde, tek bir tomar kâğıt üzerine yazılmıştır. Bu vahşi ve uydurma tarz, yenilikçi-mistik karakterler ve otorite ve geleneğin reddedilmesi genç okurların hayal güçlerini kamçıladı ve 1960’ların başıboş karşı kültürünün kapılarını açtı. Beat kuşağının önemli şahsiyetlerinin çoğu, Amerika’nın Doğu Sahil’inden San Francisco’ya göç edip California’daki ilk ulusal kimliklerini kazanırlar. Karizmatik Allen Ginsberg grubun baş sözcüsü olur. Şair bir baba ile Komünizme yürekten bağlı tuhaf bir annenin oğlu olan Ginsberg Columbia Üniversitesine gider, burada Kerouac (1922-1969) ve eroin bağımlılığının yer altı dünyası hakkındaki kâbus gibi romanları arasında The Naked Lunch (1959) da bulunan William Burroughs (1914-1997) ile hemen arkadaş olurlar. Bu üçü Beat hareketinin çekirdeğidir.

Beat şiiri sözlü, tekrarlara dayalı ve okumalarda son derece etkili bir şiir türüdür; bunun en büyük nedeni, şiirin “yer altı” kulüplerindeki şiir okumalarından ortaya çıkmış olmasıdır. Kimileri bu şiiri 1990’larda dünyayı kasıp kavuran rap müziğin büyük-büyük babası olarak görürler ki, yanılıyor da sayılmazlar. Beat şiiri, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki en düzen karşıtı edebiyat biçimiydi; ancak bu şiirin çarpıcı sözlerinin altında ülke sevgisi yatar. Bu şiir, şairlerin Amerika’nın masumiyetini yitirmesi ve insan malzeme kaynaklarının acı verici biçimde ziyan edilmesi olarak gördükleri şey karşısında yükselttikleri acı ve öfke dolu feryatlarıdır.

Allen Ginsberg'in "Howl" (Feryat) (1956) adlı şiirine benzeyen şiirler geleneksel şiirde devrim yaratmıştır.

Kuşağımın en güzel akıllarının çılgınlıkla tahrip edildiğini,
histerik bir çıplaklıkla açlıktan öldüklerini,
şafak vakti öfkeli bir beyaz arayışında zenci sokakları içinde sürüklendiklerini,
başlarında halelerle “hipsterler”in gecenin çarkı içinde o ışıl ışıl güçlerle kadim bağlantı kurmak için yanıp tutuştuklarını gördüm ...

Tennessee Williams
Tennessee Williams (©AP Images)

Tennessee Williams (1911-1983)

Mississippi yerlisi olan Tennessee Williams, 20. yüzyılın ortasında Amerikan edebiyat sahnesine çıkan en karmaşık yazarlardan biridir. Williams’ın eserlerinde genellikle aile bireyleri arasındaki örselenmiş duygular yer alır, bu ailelerin çoğunluğu ise güneylidir. Williams efsanevi tekrarları, şiirsel güneyli konuşması, eserlerinde seçtiği tuhaf gotik mekânlar ve insan duygularını Freudyen bir şekilde ortaya çıkarmasıyla ünlüdür. Homoseksüel olduğunu saklamayan ilk Amerikan yazarlarından olan Williams, işkence çeken karakterlerinin özlemlerinin onların yalnızlığını ifade ettiğini açıklamıştır. Williams’ın karakterleri duygularını en uçta yaşar ve aynı yoğunlukla acı çekerler.

Williams 20’nin üstünde tam boy oyun yazmıştır; bunların çoğu otobiyografik özellik taşır. Williams The Glass Menagerie (Sırça Kümes) (1944) ve A Streetcar Named Desire (İhtiras Tramvayı) (1949) adlı eserleriyle oldukça erken bir yaşta, 1940’larda kariyerinin zirvesine çıkmıştır. Bundan sonraki yirmi yıl boyunca çıkan eserlerin hiçbiri bu iki kitabın ulaştığı başarı ve zenginlik seviyesine ulaşamamıştır.

Eudora Welty
Eudora Welty (©AP Images)

Eudora Welty (1909-2001)

Kuzeyden göç eden zengin bir ailenin çocuğu olarak Mississippi’de doğan Eudora Welty’ye romancı Robert Penn Warren ile Katherine Anne Porter kılavuzluk etmiştir. Hatta Porter Welty’nin ilk hikâye seçkisi A Curtain of Green (Yeşil Bir Perde)‘in (1941) önsözünü yazmıştır.. Welty ustalıkla dokuduğu eserlerini yaratırken Porter’ı örnek almıştır; ancak bu genç kadının ilgisini daha çok mizah ve acayiplik çekmektedir. Tıpkı arkadaşı güneyli yazar Flannery O’Connor gibi, Welty de eserlerinin konuları için sıklıkla normal dışı, tuhaf veya sıra dışı karakterler seçmiştir.

Eserlerindeki şiddete rağmen, Welty’nin nüktedanlığı esasında insancıl ve pozitiftir. The Wide Net (Geniş Ağ) (1943), The Golden Apples (Altın Elmalar) (1949), The Bride of the Innisfallen (Innisfallen’ın Gelini) (1955) ve Moon Lake (Ay Gölü) (1980) Welty’nin diğer hikâye kitapları arasındadır.. Welty ayrıca modern zamanlarda çiftlik işleten bir aileyi anlatan Delta Wedding (Delta Düğünü) (1946) ve The Optimist's Daughter (İyimserin Kızı) (1972) gibi romanlar da yazmıştır.

Ralph Ellison
Ralph Ellison (©AP Images)

Ralph Ellison 1914-1994

Oklahoma’da doğan ve Amerika Birleşik Devletleri’nin güneyinde Tuskegee Institute’te öğrenim gören Ralph Ellison bir Orta Batılıdır. Ellison Amerikan edebiyatında en tuhaf kariyere sahipyazardır; külliyatı büyük ses getiren bir tek kitap ile bu kitap kadar ses getirmeyen diğer eserlerinden oluşur.

Invisible Man (Görünmez Adam) (1952) adlı romanı bir bodrum katında yaşayan siyah bir adamı konu alır; bu bodrum katı bir altyapı şirketinden kaçak olarak kullanılan elektrikle aydınlatılır.. Kitapta bu kahramanın başından geçen tuhaf maceralar anlatılır; her maceradan sonra kahraman yaşadığı dünyanın asıl gerçekliğini biraz daha anlar. Kahramanımız tamamıyla siyahlardan oluşan bir yüksek öğrenim okulunda burs kazanınca beyazlar tarafından aşağılanır; bu okula gittiği zaman, okul müdürünün siyah Amerikalıların sorunlarına burun kıvırdığına şahit olur. Okulun dışındaki hayat da yozlaşmıştır. Sözgelimi, din bile artık insanların tesellisi değildir: Bir vaiz caniye dönüşür. Roman, bireylere uygulanabilir idealler ve bu idealleri gerçekleştirmelerini sağlayacak kurul sunmadaki başarısızlığı dolayısıyla toplumu itham eder. Kitapta çok güçlü bir ırkçı tema söz konusudur; çünkü görünmez adam yalnızca kendisi tarafından değil, diğerleri tarafından da görülmemektedir; önyargıları bu insanların gözlerini kör etmiştir; dolayısıyla kahramanı olduğu gibi göremezler.

Saul Bellow
Saul Bellow (©AP Images)

Saul Bellow (1915-2005)

Kanada’da doğup Chicago’da büyüyen Saul Bellow Rus-Yahudi kökenlidir. Yüksek öğrenimini antropoloji ve sosyoloji üzerine yapmış, bu alanlardaki çalışmaları eserlerine büyük ölçüde yansımıştır. Bellow, engin hayat tecrübelerini ve bu tecrübeleriyle olan duygusal bağlarını kendisiyle açıkça paylaştığı için gerçekçi roman yazarı Theodore Dreiser'a çok şey borçlu olduğunu ifade etmiştir. Son derece saygın bir yazar olan Bellow 1976 yılında Nobel Ödülü’ne layık görülmüştür.

Bellow'un ilk eserleri bir çeşit karamsarlık taşıyan varoluşçu romanlardır; bunlarda biri olan Dangling Man (Boşlukta Sallanan Adam) (1944), orduya alınmayı bekleyen bir adamın Kafka tarzında incelemesidir. The Victim (Kurban) (1947) ise Yahudilerle Yahudi Olmayanlar arasındaki ilişkileri konu alır. 1950’li yıllarda Bellow’un tarzı mizaha daha çok yaklaşır: The Adventures of Augie March (Augie March’ın Maceraları) (1953) adlı kitabında bir dizi kıpır kıpır ve maceracı kendi hikâyesini kendi ağzından anlatır; bu kitap sonradan Avrupa’da karaborsacılıkyapmaya başlayan ve Huck Finn’i andıran bir girişimcinin hikâyesini anlatır. Henderson the Rain King (Yağmurcu) (1959) ise, tatmin edemediği hırslarının peşinden Afrika’ya kadar giden orta yaşlı bir milyoneri konu alan, zekice yazılmış, gülünç olaylarla dolu bir romandır.. Bellow'un daha sonraki eserleri arasında, romantik benlik fikri konusunda uzmanlaşan nevrotik bir İngiliz profesörün hikâyesini konu alan Herzog (1964); Mr. Sammler's Planet (Mr. Sammler’ın Gezegeni) (1970);; Humboldt's Gift (Humboldt’un Armağanı) (1975)) ve otobiyografik öğeler taşıyan The Dean's December (Dekan’ın Aralık Ayı) (1982) adlı kitapları bulunmaktadır. Bellow'un Seize the Day (Günü Yaşa) (1956) adlı kitabı, başarısız bir iş adamını konu alan muhteşem bir romandır; yetersizlikhissiyle kendini yiyip bitiren Tommy Wilhelm nihayet gerçekten yetersiz bir insan olur çıkar; kadınlar, giriştiği işler, makineler ve ürün piyasası konusunda hüsrana uğrar ve bütün parasını kaybeder. Wilhelm, Yahudi halk edebiyatındaki Bahtsız Bedevi’nin bir örneğidir; bütün talihsizlikler eninde sonunda onu bulur.

John Cheever
John Cheever (©AP Images)

John Cheever (1915-2005)

John Cheever sık sık "üslûp romancısı" olarak anılmıştır. Ayrıca New York iş dünyasının iş adamları, iş adamlarının eşleri, çocukları ve arkadaşları üzerindeki etkisini anlatmak bu dünyayı yoluyla irdeleyen zarif, manidar öyküleriyle ünlüdür.

Alaycı bir melankoli ile asla bastırılmayan ancak görünüşte umarsız bir tutku veya metafiziksel kesinlik arzusu, Cheever’ın ustaca dokunmuş, Çehov tarzında yazılmış The Way Some People Live (Bazın İnsanların Yaşadığı Gibi) (1943), The Housebreaker of Shady Hill (Shady Hill Hırsızı) (1958), Some People, Places, and Things That Will Not Appear in My Next Novel (Bir Sonraki Romanımda Yer Almayacak Bazı İnsanlar, Yerler ve Şeyler) (1961), The Brigadier and the Golf Widow (Binbaşı ve Golf Oynayan Dul) (1964) ve The World of Apples (Elmalar Alemi) (1973) gibi hikâye kitaplarının gölgeleri içinde pusuya yatmıştır. Cheever’ın kitapları için seçtiği başlıklar, yazarın karakterinin kayıtsız, oyunbaz ve fütursuz özelliklerini yansıtır, ayrıca kitabın konusu hakkında ipucu verir.

Cheever ayrıca birkaç roman da yayınlamıştır; The Wapshot Scandal (Wapshot Skandalı) (1964), Bullet Park (Kurşun Parkı) (1969) ve Falconer (1977) bunların arasındadır. The Falconer büyük ölçüde otobiyografik öğeler taşır.

İleri>>> 7. Bölüm, bölüm 2 Bireyin Doğuşu, devam ...

ara çubuğu

 

 
Back to Top


Bu site ABD Dışişleri Bakanlığı Uluslararası Bilgilendirme Dairesi tarafından oluşturulmuş ve güncellenmektedir. Diğer internet sitelerine olan bağlantılar, orada belirtilen düşüncelerin tasvip edildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.